Bu Aralar Nasıl Gidiyor?

Güzel bir başlık oldu çünkü uzun zamandır yazamıyorum, bu yazıda biraz hayatın nasıl gittiğinden bahsedip gideceğim, yakın zamanda tekrar geri döneceğim. Aklımdaki 1-2 projeyi tanıtmakla ve gezilerle başlayacağım tekrar yazmaya.

Yaz tatili bitti ve okul başladı. Yaz boyunca Eskişehir’de çeşitli çalışmalar yapmıştık, şimdi sıra onların meyvelerini yemeye geldi. Okulda, insanları biraz daha şevklendirebilmek için IoT (Internet of Things) grubu adı altına bir küçük ekip oluşturduk ve bu ekip içerisine hızlı bir Arduino eğitimi vermeye başlayarak işimize başladık. Asıl amacımız, gelen insanların Arduino üzerinden neler yapabileceğini görüp, bunları pratik olarak – hobi şeklinde – kendi başlarına gerçekleştirmelerini sağlamak. İlk vizelere kadar, bir set üzerinden devam ettiğimiz Arduino eğitimimizi bitirip vizeden sonra kablosuz haberleşme modülleri üzerine yoğunlaşmayı planlıyoruz.

Kavramları bilenler, işin bu kadar basit olmadığını düşüneceklerdir ama benim ve arkadaşlarımın işi, sıfırdan bir şey geliştirmek değil şu an için. Daha ziyade, bize katılan insanların biraz daha bir şeylerle ilgilenmesi, fikir sahibi olması, proje geliştirmesi. Çünkü üniversitemizde bunun açığını ben ve arkadaşlarım ciddi şekilde hissediyoruz. Her ne kadar mesleki – teorik – bilgiyi bize çok güzel aktarsalar da pratik bilgide sınıfta kalarak biraz eksik bir durumda kalıyorlar. Biz kendi çapımızda, bir nebze de olsun birilerine bir şey katmak için böyle bir çalışma içine girdik. Belki bizim başlattığımız bir kıvılcımın üzerine, bize katılan kişiler bir şeyler katarak ilerde çok daha büyük bir proje ile hayatlarına devam ederler, ve bu da bizi çok mutlu eder.

Onun dışında, 2. sınıf dersleri zormuş. Diyorlardı da inanmıyorduk ama daha hafif hafif başlamasına rağmen güzel güzel zorladı beni. Daha çok çalışmak gerekecek.

Yukarda bahsettiğim gibi yakın zaman da hayata geçirmek istediğim 2 projem var. Birisinin altyapısı bitti ancak maddi kaynak arayışı içindeyiz, diğer için ise biraz daha vakit var gibi. Çünkü sıfırdan öğrenmem gereken şeyler içeriyor ve ben çok vakit ayıramıyorum ona.

Hakan (Ev arkadaşlarımdan biri), eve abisinin eski televizyonunu getirdi ve ev çok farklı bir hal aldı o televizyon sayesinde. Bi de üstüne bugün Lig TV bağlattık, artık tadından yenmez o televizyon, salon farklı bir boyut aldı. Maçlar 5 TL, yiyeceğinizi, çerezinizi kendiniz getiriyorsunuz, çaylar müesseseden.

Son olarak haftaya 15 Ekim’den YFYİ için Ankara’ya, 22-23 Ekim’de ise İzmir’e Roboleague’e gitme planım var. İnşallah oralardan da edindiğim tecrübeler hakkında birer yazı yazacağım.

Ha bu arada yengenizle de aramız çok çok iyi, Allah bozmasın. Şimdi ona “Selamın var mı?” diye sordum, “Var ama kime?” dedi, söylemedim diye trip yiyorum ama olsun, size çok selamı var yani 🙂

Academic Writing – 3 Boyutlu Yazıcı Nedir?

Bu dönem aldığım derslerden birisi olan Academic Writing için konu seçme aşamasında iken, ben pek fazla zorlanmamak adına ve biraz da bildiğim ve ilgimi çeken bir konu olması açısından 3 boyutlu yazıcıları tercih ettim.

Yazıyı yazarken, derslerde anlatılan adımları kullanmaya dikkat ettim. İnternet üzerinde daha önce yazılmış olan onlarca makaleyi okuyarak kendime küçük taslaklar hazırlayarak ilerledim. Yazım aşamasında çok zorlandım, çünkü konu olarak çok kapsamlı bir konuydu ve nereye çekseniz oraya gidebilecek bir konu yoğunluğuna sahipti. Sayfa sınırlaması olduğu için yazdığım çoğu şeyi tekrar silmek zorunda kaldım ve kısalta kısalta 6 sayfa haline getirebildim. Kısaltmam gerektiği için içerik olarak çok eksik kaldı. Yazmam gerekenler arasından en önemli olarak gördüğüm şeyleri yazmaya çalıştım. Oldukça amatör bir yazı olduğunu da söylemek istiyorum.

3 boyutlu yazıcılar hakkında akademik yazı araştırması içinde olanlar belki faydalanır diyerekten bloguma koyma kararı aldım. İsteyen arkadaşlar bu linke tıklayarak Google Drive üzerinden indirebilir.

Telefonsuz Geçen 26 Gün

Artık hayatı mobil olarak takip etmeye alışmışken HTC One‘ımda ufak bir telefon sorunu yaşadım. Aslında sorunum şarjının doğru gösterilmemesiydi. %40’da kapanıyordu telefon. Bunun için garantiye göndermek istiyordum. Garanti 8 Mayıs’ta bitecekti ve ben 7 Mayıs (Cumartesi) günü Turkcell‘e giderek garanti işlemlerini yaptırdım. Bana işleme girmeme ihtimalinin olduğunu söylediler, sebebi de cumartesi günü verilen kargo servisin eline pazartesi günü ulaşacağı için garanti kapsamı dışında olarak kabul edilebilir dediler. Ben de bu riski göze alarak gönderdim.

Ben bu süre içerisinde hattımı 1100 benzeri bir telefona takarak kullanmaya devam ettim. Artık tüm hesaplarımız senkronize olduğu için SIM kart üzerinde de hiç numara tutmuyorum, bu yüzden hiçbir numarayı da telefondan göremedim, birisini aramak istediğim zaman bilgisayar üzerinden Google Contacts‘e girip oradan numarayı bulup arıyordum. Garantiye gönderdikten 3 gün sonra telefonuma “Telefonunuz garanti kapsamı dışıdır, sorunun çözülmesi için gereken ücret 172 TL’dir.” mesajı geldi. Telefonu elimden çıkartmaya çalışsam, zaten piyasa değeri 700 TL civarı. Bu yüzden sadece şarj sorunu için de o kadar para vermedim ve geri göndermelerini istedim. Telefon geldikten sonra, artık garanti kapsamı dışı da olduğu için içerisine ROM atmaya karar verdim. Her işlemi doğru yaparken bir yerde yanlış bir tuşa basmamla içerisindeki Android işletim sisteminin silinmesi bir oldu. Evet, Android silindi, içindeki ROM değil Android. Sistem dosyalarında Android’e ait hiçbir ibare göremedim. Uzun bir süre uğraştıktan sonra artık işi bilen birilerine bırakmaya karar verdim.

Arkadaşımın abisi Ankara’da telefon işleri yapıyor, rica ettim ve ona ilettik telefonu. 3-4 gün sonra, sağolsun oldukça düşük bir ücrete sorunumu çözdü ve telefon elime ulaştı. Ama telefonu gönderirken SIM kart yuvasını unutmuş ve 4-5 gündür sadece sosyal medya için kullanabiliyorum telefonumu. Ama elimde olması bile güzel bir şey.

Telefonumun sağlam bir şekilde kullanabilmem için geçen 26 günde sosyal medyadan oldukça uzak kaldım. Özellikle Instagram ve Snapchat‘ten. Instagram’ı bilgisayardan takip etmek – bence – olduça zor ve kullanışsız, o yüzden 1-2 gün takip ettikten sonra bıraktım takip etmeyi. Twitter ve Facebook‘u da bilgisayar üzerinden takip edebildiğim kadar takip edebildim. Bu süre zarfında maillerimi aksattım. Çünkü daha öncesinde mailler direk telefonuma geliyordu ve direk görüp, yanıtlıyordum. Bilgisayarda biraz bocaladım. Ama şuan telefonum elimde ve 1-2 gün içerisinde de SIM kart yuvası elimde olacak ve artık tek telefon kullanmaya başlayacağım.

Günümüzde sosyal medyanın o kadar içine girmişiz ki, telefonsuz günlerimde hayatımda boşluklar hissettim. Ama bu ilgilendiğim şeylere biraz daha odaklanmamı sağladı.

Son olarak, siz siz olun şu dönemde telefonunuzu bozmadan önce 2 kez düşünün.

Projemiz: 3 Boyutlu Yazıcı

Bir kaç yazı önce bahsettiğim projemiz vardı ya, işte biz onu bitirip proje sergimize katıldık.

Okulumuzda Introduction to Electric and Electronic dersi kapsamında ilk dönem tamamladığımız projelerimizi 2. dönem başında sergileyecektik. Bizim projemiz olan “Otomatik Parkeden Araba“yı yapmıştım ama bazı sorunlar nedeniyle ben geri bozdum ve sergiye onunla değil, 3 Boyutlu Yazıcı ile katıldık.

Yaptığımız yazıcı Do It Yourself (DIY), açık kaynak kodlu bir model olan Prusa Mendel i3 modeliydi. Bunun için yaklaşık 3 aylık bir araştırma sonunda ben ve ekibimden bir arkadaşım ile İstanbul’a giderek araştırdığımız şeyleri bir de 1. ağızdan dinledik. 3Durak, 3Dörtgen ve Tridi Atölye’yi ziyaret ettik ve onlardan bilgi ve destek istedik. Bize kırmayarak yardımcı oldular. Karaköy’e giderek bize gerekli motorları ve mekanik parçaları temin etmeye çalıştık ama mekanik parçalar için hiçbir hırdavatçı vakit ayırıp da bize yardımcı olmadığı için sadece Keskinler Motor’dan Nema 17 step motorlarımızı alarak geri dönüş yoluna çıktık. Hızlı trenle geri döneceğimiz için Pendik’e gelmiştik ve burda da biraz araştıralım dedik ve bize lazım olan mekanik parçaları Pendik’ten temin ederek evin yolunu tuttuk.

2 haftalık bir mekanik ve elektronik kurulum aşamasından sonra ilk baskımızı aldık ve sergiye yazıcımızla katılmaya karar verdik. Serginin – bence – en ilgi çeken parçası olduk. Orada isteğe özel bir kaç baskı yaptık ve bunlar çok daha fazla ilgi çekmemizi sağladı.

Şimdi önümüzde 2. yazıcı projesi var. Ama bu 2. yazıcımız biraz daha bize özgü bir şey olması lazım, bunun için çalışmalarımız sürüyor. İlk yazıcımızı yaparak nerelerde nelere ihtiyacımız var, ne yaparsak doğru sonuç elde ederiz, daha büyük veya farklı renkte baskı almamız için ne yapmamız gerekiyor gibi soruların cevabının artık kafamızda oturtduğumuzu düşünüyorum ve artık kendimize ait bir – en azından kasa – tasarımını yapmanın gerektiğini düşünüyorum. Zaten 3 boyutlu yazıcılar ile ilgili gelişmekte başka bir fikrimiz daha var, en kısa zamanda inşallah ondan da bahsediyor olacağım.

2016 Yılı Hedeflerim

Eveeeet, yeni bir yıla girdik ve her sene olduğu gibi bu sene de yeni yıldan beklentiler içindeyiz. Kimimiz ev, araba, kimimiz başarı, kimimiz güzel bir iş istiyor. Benim de isteklerim var ama isteklerimizi yapabilmemiz için önce bir şeyleri hedefleyerek onlara ulaşmaya çalışmalıyız. Ben de bundan sonra her yıl kendime yıl içi hedefler belirleyip, sene sonunda geriye dönüp baktığımda hangi hedeflerimi gerçekleştirmişim, hangilerini gerçekleştirmeye yaklaşamamışım bile, onları kontrol edeceğim ve kendimi bu şekilde motive etmeye çalışacağım.

2016 yılı için hedeflerim:

  • 85 kilonun üzerine çıkmamak
  • Not ortalamam minimum 2.9 olacak
  • Yaptığımız araba ile sene sonu sergisine katılmak
  • Ehliyet Almak
  • 3D Printer’ı tamamlamak
  • Yeterli maddi desteği bulursam kendi 3D Printer’ımı yapmak
  • Güzel bir 2 Günde Şirket-i Alem etkinliği çıkartmak

Bu hedef listem şuan için bu kadar kısa görünebilir ama ben bunu kendim için yaptığımdan,  aklıma gelen hedeflerim oldukça buraya ekleyeceğim ve sene sonu karşılaştırma yapacağım.

Bunu bir MİM olarak devam ettirmek istiyorum ve İsmail Usluer, Enes Aktaş ve Çağlar Keskin‘e paslıyorum.

Ama bi sor neden yazmıyorum?

Yazacağım ama yazamıyorum. 1-2 konu birikti ama konular tam bir sonuca ulaşmadan yazmak istemiyorum. Mesela bir önceki yazıda bir araba projem olduğunu söylemiştim. Araba tamam, çalışıyor, gidiyor ama ufak tefek 1-2 sıkıntısı var şuan, bazen temassızlık yapıyor, o sorunu da hallettikten sonra da yazmayacağım onun yazısını, arabayı geliştirmek için farklı bir kaç şey düşünüyorum, onları da tamamladıktan sonra yazacağım ve çok da güzel bir yazı olacağını düşünüyorum.

İkincil nedenimse, bu aralar birkaç kulübe girdim ve onların toplantı-yemeği falan oluyor, e bi de okul var. Eve yorgun argın gelip dinlenecekken çat bir telefon ve kendimi dışarda buluyorum. Bi de TUBİTAK tarafından desteklenen bir girişimcilik programına dahil oldum ve orada eğitimler almaya başladım. Eğitimler pazartesi ve salı günleri saat 9’da olunca insan uyanıp gitmek için erken yatıyor. Bir sebep olarak da bu gösterilebilir. Ama kafamda 3-4 yazı fikri var, eğer bir fırsat bulursam onları mutlaka yazacağım ama ne zaman yazarım orasını bilmiyorum. Hatta yazıları eğer seri bir şekilde yazarsam belki bu yazıyı kaldırabilirim bile.

Yeni, yeni ve yine yeni

Bu aralar oldukça fazla yeni şey oldu. Yeni ev, yeni bölüm, yeni arkadaşlar, yeni bilgisayar, yeni proje ve belki de yeni iş. Hepsinden azar azar değinerek yazıyı tamamlayacağım.

İlk önce yeni ev maceramdan bahsedeyim. Yeni eve çıkmak hem çok zor hem de çok keyifli bir işmiş. Eve üç arkadaş çıktık. Evi ramazan bayramından sonra tutmuştuk, eylülün ilk haftası da abonelik işlerini, eşyaları ayarlamak için okullar açılmadan 1 hafta önce geldik ve işlere başladık. Abonelik işleri, biraz da aksaklıkla tam 1 günde bitti allahtan. Geldik en tatlı, en civcivli kısım eşyalara. Ben odamı Eskişehir Kelepir sayfasından bulduğum eşyalarla, en temiz şekilde ikinci el olarak düzdüm ama diğer arkadaşlarım bazı eşyalarını sıfır bazılarını benle aynı şekilde aldılar. Ama eşyayı nasıl aldığın önemli değil nasıl taşıdığınmış önemli olan. Ben eşyaları parça parça bir yerlerden aldığım için bir nakliye tutup da taşıtamadım, her eşya için de nakliyeye para vermeye güç yetmez zaten. O yüzden hepsini elimizde taşıdık. Böyle böyle taşıya taşıya cuma günü akşam evimizde 1-2 ufak tefek eksik haricinde eksik eşya kalmamıştı, her şeyiyle tamamdı evimiz. Çok tatlı, oldukça yorucu ama bir o kadar da zevkli bir işti açıkcası.

Yeni bölüm.. Ben bu yıl bölüme başlıyorum ve sınıftan 1-2 kişi hariç kimseyi tanımıyorum. Daha ilk günden 1-2 kişiyle tanıştık. Daha önümüzde upuzun bir 4 yıl var, elbet diğer arkadaşlarla da tanışıp kaynaşırız.

Kendime geçtiğimiz hafta yeni bir dizüstü bilgisayar satın aldım ve bugün sabah kargodan teslim aldım. Az çok bilgisayardan anlayan birisi olarak, en ucuz fiyata, en canavar bilgisayarı aldığımı düşünüyorum. Sabah elime alır almaz kurulumunu yaptım ve daha hiçbir yerine girmeden hemen Windows 10’a güncelledim ve öyle kullanmaya başladım. Şuan bana lazım olacak tüm programlar kurulu ve benim kullanmamı bekliyor.

Yeni projem ise, artık bölüme geçtiğime ve kendimi bölümüme adapte ettiğime göre bir elektronik projesi olacak. Arduino kitimi ve malzemelerimi yaz içerisinde sipariş etmiştim ve onlarda şuan elimde. Şuan sadece boş vakit ve pil ihtiyacım var, onlarda olursa ufaktan bir araba yapma projem var.

Yeni iş ise şuan muallakta olan bir şey. Bugün bir görüşmeye gittim ama önümüzdeki günlerde tekrar gideceğim. Olursa, hem kendimi geliştirmem açısından hem de maddi açıdan biraz rahatlamamı sağlar diye düşünüyorum.

13 Sayısının Uğuru

Herkes uğursuz sayı olarak bilse de 13 benim uğurlu sayımdır. Aslında ben bunu, benim uydurduğum bir uğurlu sayı olarak değil de hayatın bana “Bak, sen ne işle uğraşsan 13 sayısıyla karşılaşıyorsun” deme şekli olarak görüyorum.

Aklınıza gelebilecek her türlü işte benim karşıma hep 13 sayısı çıkmıştır (veya katları). Karşıma çıkan yerleri buraya çok detaylı bir şekilde yazmayı planlıyordum aslında ama şuan klavyenin başına geçince tüm hepsini unuttum. Ama en basitinden okul sıra numaram, telefon numaramın içerisindeki hanelerin toplamı, üniversite tercihimin sıralaması gibi uzayıp giden ve aklınıza gelebilecek her yerde, her sıralama işleminde benim karşıma hep 13 sayısı çıkmıştır.

Ayrıca benim uğur getirdiğine inandığım nokta, öyle Müslümanların için uğurlu, 1453, 571 falan bunlarla alakalı değil, herkesin uğursuz dediği sayı olduğu için buna zıt bir şey söyleyip toplumdan sıyrılıyorum, ben zıttım havası vermek de değil. Tamamen kişisel, hayatımda önemi olduğunu düşündüğüm bir sayı 13. Benim kararlarımda etkili olan bir sayıdır yani.

13 numaralı futbolculara ayrı bir ilgim var, çocukken – o pazardan aldığımız – ilk formam 13 numaraydı. Doğum günüm ayın 26’sı. İsmimden kaynaklı olarak, isim listelerinde %95 13 numaralı sıradayım. Kod yazarken hata veren satırlar hep 13 veya katı bir satırdır. Dediğim gibi daha buraya çok fazla örnek verebilirim ama şuan hiçbiri aklıma gelmiyor.

Hatta buradan evleneceğim kıza sesleniyorum. Her ayın 13’ünde benden bir evlilik tekliği bekleyebilirsin 😉 O teklifi yapacağım gün ve evlenceğimiz gün kesinlikle ayın 13’ü olacak, itiraz istemiyorum.

Şuan tarihin hiç farkında olmayarak yazıyı yazmıştım ve tarih 13 Temmuz. Artık gerisini size bırakıyorum.

Otostop Çekmenin Altın Kuralları

Otostop’u devamlı olarak kullanan birisi olarak artık bu yazıyı yazma gereği duydum. Büyük şehirlerde nasıl işliyor bilmiyorum ama küçük şehirde oldukça güvenli bir şekilde yolculuk yapabiliyorsunuz.

Benim otostop çekmemdeki en büyük sebeplerden birisi dolmuş saatlerinin çok ters olması ve evimin altından geçen yolun sağ tarafının direk çarşıya, sol tarafının da direk İskenderun yoluna çıkıyor olması.

Gelelim kurallara. Liste liste yazarak ilerleyeceğim.

  • Otostop çekilecek mekan çok önemlidir. Lambalar ve petroller vazgeçilmez otostop noktalarıdır. Araçlar, lambadan kalkarken ve petrolden çıkarken daha tam hızlanamadıkları için durup sizi araçlarına alırlar. Ama normal bir yerde otostop çekerseniz araç hızını almış olacağı için siz görüp de yavaşlamaz.
  • Kılık, kıyafet ve gözlük.  Kıyafetiniz güzel, şık bir kıyafetse araçların durma ihtimalleri %90 artar. Siz sürücü olsanız, salaş, serseri kılıklı birini mi alırsınız yoksa düzgün giyimli birisini mi? Gözlük konusu ise benim ve arkadaşlarım tarafından test edilerek oluşmuş bir ibare. Güneş gözlüğüyle ve gözlüksüz çektiğimiz otostoplarda araçların durma süreleri arasında ciddi bir fark var.
  • İşaret, en önemli noktalardan birisi. Kimse siz yolun kenarında beklerken durduk yere sizi almaz (İstisnai olarak aldıkları tabiki oluyor) Elinizle aracın gittiği tarafa doğru gitmek istediğinizi belirten sallama hareketleri veya başparmak açık bir yumruk ile yönü işaret etmeniz sizin otostopçu olduğunuzu belirtecektir. Otostop çektikçe bu konuda profesyonelleşiyorsunuz, rahat olun.
  • Her arabaya otostop çekilmez. Bundan kastım aracın lükslüğüne veya kötülüğüne göre değil. Hacı Murat’ına da bindim, Audi A6, Mercedes C180’ine de bindim. (Bir zaman sonra prensip edinip kötü araçlara otostop çekmiyorsunuz ama olsun) Aracın sürücüsü bayansa veya yan koltukta bir bayan oturuyorsa o araca binme ihtimaliniz çok düşüktür, şansınızı denemenize bile gerek yok. (Gene istisnai olarak kadın şoför ve içinde bayan bulunan aracın durduğu oluyor ama nadir) Aracın içinde küçük çocuk varsa o araç durmaz. İstediğiniz kadar tipiniz düzgün olsun, aracın içinde çocuk varken ben tanımadığım, ipsiz sapsız birisini aracıma almam. Son olarak, siz de şoförün tipine bakarak araca binmeyebilirsiniz. Araca otostop çekin, dursun, adamı beğenmediniz mi, yok usta devam et sen diyin. Adama ayıp olur falan düşünmeyin, bir daha nerde göreceksiniz.
  • Motorlar. Motorları durdurma ihtimaliniz çok daha yüksektir. Genelde gençler kullanıyor ve onlarda alıyor sizi aracına. Ayrıca sizi direkt olarak gördüğü için daha iyi bir temas kurabiliyor sizinle. Ama ben motorları sevmediğim için – açıkcası korktuğum için – motorlara otostop çekmemeye çalışıyorum.
  • Dolmuşlar biraz sıkıntı. Ama bu sıkıntı onlar için değil sizin için. İlk başladığınız zamanlarda büyük bir araç kafilesi gelirken, kesin bindim bu sefer, diyip de aralardan bir dolmuş görüp adama ayıp olur, ekmeğiyle oynuyormuş gibi bir hisse kapılıp, o kafileye otostop çekmeyebilirsiniz. Ama bu işte biraz ilerledikten sonra iyice yüzsüzleşiyorsunuz ve dolmuş falan farketmiyor. Dolmuş şoförü sizi görüp yavaşlarken kıvrak bir kafa hareketiyle, devam et, işareti yapıyorsunuz o da devam ediyor. Israrla durup, kapıyı açan şoförler de var. Onlara da, “otostop abi”, diyerek niyetinizi zorla söylüyorsunuz ve adam da devam ediyor. Hiçbir sıkıntı olmuyor yani, sadece biraz yüzsüzlük gerektiriyor.
  • Artık araca binmiş olalım. İster istemez araç içinde bir muhabbet dönüyor. Sorulara oldukça net, açık ve devamında o konudan başka soru gelmeyecek şekilde cevap verin. Ha eğer konuşmak istiyorsanız uzatın istediğiniz kadar ama istisnalar hariç o bindiğiniz aracın şoförünün muhabbeti güzel olmaz, biraz konuşunca siyasete girer ve siz de “Evet, evet, evet abi aynen, ben de hiç sevmem onu, evet, kesinlikle” cümlesini, kelimelerin sıralamasını bile bozmadan her araçta söylemek zorunda kalırsınız. Hele bir de soyisimden girdiyse olaya mümkün olduğunca o şehirde olmayacak bir soyisim söyleyin yoksa kesin tanıdık çıkar ve ordan muhabbet uzar en son, ona selam söyle, denir ve biter ama o arada ömrünüzden ömür gider.

Şuan aklıma gelenler bunlar, aklıma geldikçe bu listeyi yazmaya devam edeceğim.

Siz siz olun kısa mesafe, uzun mesafe farketmeksizin otostop çekin, bu sektör ilerlesin.

Otostop candır..

Üniversitede İlk Yıl – Hazırlık

Eğer daha önceden yazılarımı okuduysanız az çok neler yaptığımı, nerelere gittiğimi falan görmüşsünüzdür ama bu yazı altında hepsini toplayıp, biraz da okul yaşantısı hakkında şeyler yazarak hazırlık yılımı tamamlayacağım.

Hazırlık denilen şeyin lise 5’den hiçbir farkı yok. Sınıf ortamı, kişi sayısı, arkadaşlıklar, devamsızlık, not sistemi… Her şey lisenin aynısı, o yüzden direk liseden gelen birisi hiç zorluk çekmeyecektir. Haliyle, tüm yıl bölümünüzün dili ne ise ona yönelik dersi alıyorsunuz, benim İngilizce idi. Benim kendi düşüncem, bize hazırlıkta verilen eğitimin hayatımıza fazla bir katkısı yok. Bölüm İngilizcesi görmedik, sadece kitaba yönelik eğitim verildi. Speaking, listening, writing bunlar zaten ortak olan şeyler ama grammer’e verilen ağırlığın yarısı speaking’e ve ya listening’e verilseydi eminimki şuan öğrendiğimin en az 2-3 katı şey öğrenirdim. Neyse, sistemi eleştirip de düzeltecek halimiz yok, yıllardır böyle gelmiş ve geri kafalı yöneticiler değiştirmiyorlar bu sistemi.

Kendi dil eğitimim açısından oldukça verimli bir yıl geçirdim. Lise boyunca İngilizcesi 4 düşmeyen (son yıl hariç, 5 düşürmeyeni dövüyolardı) ben ilk vizemden 95 aldım. Sene içerisinde de oturup ders çalışmadım ama devamlı olarak film, dizi izledim, (‘İzlediklerim’ kategorisinden bakabilirsiniz bunlara) elimden geldiğince ilgi alanlarımla ilgili makaleler okudum, bir çok RSS yayın takip ediyorum ve bunların hem dil yapısını anlamada hem de kelime haznesini geliştirmede çok etkili olduğunun farkına vardım. Ama şu da var tabiki, konuşma konusunda pratiğimiz fazla olmadığından dolayı karşıma bir yabancı gelse onunla konuşmakta ilk etapta zorluk çekerim. Bunun için Türkiye’de aldığın eğitimin hiçbir önemi yok, gidip yerinde konuşacaksın, devamlı olarak onlarla iletişim halinde olacaksın, aksanları anlayacaksın. Tek sorun bu.

Gelelim normal yaşantıya. Hazırlık olduğum için oldukça rahattım ve paramın yettiği kadar gezmeye çalıştım. İstanbul, İzmir, defalarca Ankara, Zonguldak, Gaziantep’e gittim. Birde Adana planımız vardı ama bir şekilde yattı o iş malesef. Bu şehirlerde hep sevdiğim insanların yanına gittiğim için oldukça güzel, eğlenceli vakitler geçirdim ve hepsine değdi diyebilirim. Yine olsa yine giderim 😉

Ben lise boyunca çok güzel, sağlam, adam gibi arkadaşlıklar elde etmiştim ve hiçbiriyle de hiçbir şekilde kopacağımızı sanmıyorum. Hazırlığın da lise gibi olduğunu söylemiştim zaten. Burada da oldukça güzel, sağlam arkadaşlıklar kurdum ve 1 yılımı onlarla birlikte çok güzel bir şekilde tamamladım. Kendileri kopmak isterse bilemem ama ben onlarla irtibatımı kesmeyi düşünmüyorum.

Bir de kız arkadaş konusu var. O konu malesef yine karavana, yine hüsran 🙂

Sanırım bu kadardı yıl, aklıma gelmeyen, unuttuğum bir şey varsa daha sonradan eklerim. Eskişehir hakkında özellikle bir şey yazmadım çünkü yazarak anlatamayacağım bir şehir. Bence, insanın yaşaması gereken ilk şehir İzmir, ikinci şehir Eskişehir, artık siz anlayın gerisini.

Gelecek yıl için de yaz boyunca çalışmalarım sürecek. Daha eve geçmeden kendime bir Arduino seti sipariş ettim ve şuan evde beni bekliyor. Tüm ramazan ayı boyunca boş boş yatmaktansa oturur kendimi geliştirmeye bakarım ve seneye sağlam bir başlangıç yaparım diye düşünüyorum.