Eskcape Game | Kaçış Evi

eskcape gameDaha önce duydunuz mu, oynadınız mı bilmiyorum ama arkadaş grubuyla yapılabilecek çok eğlenceli bir aktiviye olduğunu söyleyebilirim. Hele bir de şifreleri çözebilirseniz oldukça zevkli ve heyecan verici.

Öncelikle başlığa bakıp da “Bu çocuk hazırlık okuyor ‘escape’ kelimesinin yazılışını bilmiyor” falan demeyin. Eskişehir’de bulunan kaçış evinin ismi ESKcape Game olduğu için o şekilde yazdım.

5 kişilik arkadaş grubumuzla saat 22:30 seansına gittik. Oyun 3 katlı bir binada oynanıyor ve zemin katta kapı dışında bekliyorsunuz, yukarıdaki bir diyafon sayesinde sizle iletişime geçiyorlar ve kapı açılır açılmaz zemin kattan başlıyorsunuz. Duvarlarda, kitaplarda, kutularda, dolaplarda, nesnelerde çeşitli ipuçları var ve onları adım adım bularak evden kaçmaya çalışıyorsunuz.

Şifreler birbiriyle bağlantılı, kısmen zor diyebileceğimiz şeyler. Aslında oyunu bitirince ne kadar da basitmiş diyorsunuz ama oynarken öyle olmuyor işte. Şimdi burda daha fazla spoiler vermeyeyim, oynamak isteyen olur falan tadı kaçmasın olayın.

Biz tam olarak şifrelerin tamamını kendimiz çözemedik. İçerideyken size yardım ediyorlar. Bence en zor olanı evden çıkmak için olan son şifreydi ve onu da ben çözdüm ve çıktım – ne kadar da şifre bulucu bir çocuk –

Oyunu bize sunan kişiler gerçekten ince ayrıntıları bile düşünerek yapmışlar bu işlemleri. Hepsinin ellerine sağlık diyorum ve en kısa zamanda 2. oyun olan “Klinik”e geleceğimizi söylemek istiyorum.

Niyazi Gül: Dörtnala

Ata Demirer yapımı güzel denilebilecek bir film ancak Eyvah Eyvah‘lar kadar gülmek için gitmeyin filme, o kadar bir komedisi yok çünkü. Film ekibinde gene başrol olarak Demet Akbağ var. Bu sefer yan roller için 2 profesyonel oyuncu kullanılmış, Levent Ülgen ve Şebnem Bozoklu.

Filme bir anda girdik, hiç aklımızda yokken. Sinemanın önünden geçerken girelim dedik ve en yakın seanslı film de Niyazi Gül‘dü açıkcası, o yüzden girdik. Benim beklediğim komedinin oldukça altındaydı. Eyvah Eyvah tadı aradım ama olmadı.

Böyle dediğime de bakmayın basit, sade, küfürsüz bir komedisi var. Her dakika güldürmüyor ama eğlendiriyor. Sonuna gelecek olursak, ben oldukça saçma buldum. Filmin ilerleyişine göre o son olmamış dedim yani. son 15-20 dakika hiç tebessüm bile etmedim. Ben biraz daha gülerek bitirip filmi öyle hatırlamayı tercih ederdim açıkcası.

İzlemek isteyen varsa film güzel ama beklentiyi yüksek tutup da gitmeyin.

Şirket-i Alem ’15

Daha önce yazdığım Woman Techmakers ’15 yazısındaki etkinliğimden sonra katıldığım ikinci büyük çaplı etkinlikti. Aslında bu etkinliğin arkaplan işlerinde, başlangıçta ben de yer almıştım ancak toplantıların olduğu zamanlarda çoğu zaman şehir dışındaydım ve etkin olamadığım için ayrılmak zorunda kaldım. Ama şuan pişmanım, keşke aktif olabilseydim diyorum.

Böyle etkinliklerin çok daha fazla ve sık aralıklarla yapılması tüm katılımcılar için çok güzel bir tecrübe olur bence. Etkinliğin içeriğine gelecek olursak, çeşitli firmalardan yetkili kişiler geliyorlar ve diğer bazı etkinlikler gibi sadece firma tanıtımı yapmıyorlar. Ben açıkcası etkinliğe gelirken böyle olmasını bekliyordum. Gelen yetkililer kısa bir şekilde şirketi bizlere tanıttıktan sonra bizimle arkadaş gibi muhabbet etmeye başladılar ve bu benim çok hoşuma gitti ve beni kendilerine daha çok çekmeyi başardılar.

Gelen firmalar, Savronik, Hisarlar Grup, Türk Telekom, Tridi Atölye, ANOT, KYK Yapı Kimyasalları, Arçelik. Bu firmalar, alanında en üst düzeyde yer alan firmalar. Gönderilen yetkililer de oldukça güzel sunumlarla bizi yönlendirdiler. Aralarından sadece Hisarlar Grup tarafından yapılan sunumdan zevk almadığımı – ilgimi çekmediğini – söylemek istiyorum ama onun dışındakilerin hepsi oldukça iyiydi, Tridi Atölye ve Türk Telekom ise aşırı iyi sunumlar yaptı ve beni en çok kazanan firmalar oldu.

En çok ilgimi çeken firma Tridi Atölye oldu. Firma yetkilileriyle bireysel olarak oldukça güzel sohbetler gerçekleştirdik. Yanımda bulunan arkadaşımla birlikte firma tarafından üretilen Abbas isimli 3D yazıcıyı satın alıp kendi ürünlerimizi üretim, o aleti kendi imkanlarımızla geliştirmeye çalışmaya karar verdik ve bu konuda planlarımızı yapmaya başladık.

Bu tarz etkinlikler, Ankara ve özellikle İstanbul‘da çok daha fazla ve bu durum bizi birazcık mağdur ediyor. Eskişehir‘de de etkinlik sayısının artması hem bizim – öğrencilerin – hem de okulun tanınması adına çok büyük fayda sağlayacaktır. İnşallah gelecek yıllarda sayıca çok daha fazla etkinliğe katılma imkanımız olur.

Avengers Age of Ultron – Yenilmezler

Film çok iyiydi ama benim beklentimin altında kaldı, ben de artık ne bekliyorsam. Marvel‘ın oluşturduğu film serisinin 11. filmiymiş. Bundan önceki 10 filmi izlemiştim ve çıkacak olan tüm filmleri de izleyeceğim tabiki. Filme gitmeden önce Webtekno‘daki yazıyı okumuştum ve Avengers: Age of Ultron‘dan önce izlemem gereken bir film daha varmış, onu farkettim – Guardians of Galaxy. Onu da izledim ki iyi ki izlemişim, after-credit kısmında bu filmde yer alan karakter görünüyor ve diğer filmin ipucunu veriyordu.

Film hakkında çok şey söylemeye gerek yok, herkesin beklediği gibi filmin sonunda dünyayı kurtarıyorlar. Yeni karakterler ekleniyor filme ve sonda asıl Avengers ekibi dağılıyor gibi oluyor ama diğer filmin sonuna doğru hepsi gelir gene kurtarır dünyayı.

Bu seriyi sevenler şimdiye çoktan gidip izlemiştir zaten de gitmeyen varsa da gidip izlesin.

Aşağıdaki liste de yeni gelecek olan filmler. Kaynak: Webtekno

marvelstudioscalendarlarge

 

Zevkle Takip Ettiğim Fenomenler

Sosyal medya çağındayız. Neredeyse hepimiz aktif olarak sosyal medyayı kullanıyoruz, ki ben fazlasıyla aktif bir şekilde kullanıyorum. Bu yazıda benim zevkle takip ettiğim fenomenleri sizinle paylaşacağım.

Twitter‘da takip ettiğim fenomen olmuş hesaplar:

Vine‘da takip ettiğim fenomen hesaplar:

  • Aykut Elmas, Halil İbrahim Göker, Uğurcan Akgül
  • Evseksisi
  • Can Cekin
  • Rudy Mancuso
  • Jerry Purpdrank
  • Jerome Jarre
  • Tayfun Yılmaz
  • Cem Gelinoğlu
  • Ataberk Doğan
  • Dışmimar
  • Koray İzitaş
  • Sefa Kındır & Mami
  • KingBach
  • Jake Paul

Snapchat‘te takip edilesi hesaplar:

  • Aykut Elmas – aykutundur
  • Halil İbrahim Göker – gokeroloji
  • Evseksisi – evseksisi
  • Amanda Cerny – amandacerny
  • Adamın Tillahi – tillocan
  • Ataberk Doğan – ataberkdogan
  • Cihan Akıncı – cihanakinci
  • Pelin Akil – pelinanilaa
  • Barbaros Dikmen – barbarosdikmen
  • Anıl İlter – ilteranil

Şimdilik bu kadar yeter, aklıma geldikçe güncelleme olarak eklerim diğer isimleri. Bence herkes bu hesapları takip etmeli, her birinin muhabbeti ayrı güzel.

İzmir – Manisa Gezisi

Geziden ziyade tatil yaptım. 23 Nisan’daki 1 günlük tatili fırsat bildim ve bende 2 gün kendime izin verdim ve mini bir tatil yaptım.

İlk rotamız Manisa’ydı. Tayyib’in yanına gittim, ilk günü Manisa’da geçirdik. Şimdi biraz anlatayım diyeceğim ama anlatılacak hiçbir şey yok Manisa’da. Mesir macunu var, Manisa kebabı var, Akhisar köftesi var sadece. Manisa kebabı diye önümüze getirilen yemek, iskenderdeki 2 tane küçük, uzun köfteden 7-8 tane olduğunu düşünün, gerisi iskenderle aynı konsept. Akhisar köfte de aynı şekile sahip ama daha yumuşak ve sunumunda sadece ekmek üzerinde köfte geliyor. Ama tatları çok güzeldi. Yolunuz düşerse kesinlikle deneyin. Mesir macununa gelecek olursak, açması bir dert yemesi ayrı bir dert. Tadı da bildiğimiz mesir macunu yani, ekstra hiçbir şey yok.

Gelelim yazının güzel kısımlarına. İzmir. Ne yalan söyleyeyim, ben bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Hep abarttıklarını düşünüyordum ama öyle değilmiş, tek abartılan nokta İzmir’in kızlarıymış. İzmir’de güzel kız yoktu arkadaşlar. Yani vardı tabiki de öyle herkesin “İzmir’in kızları şöyle güzel, böyle güzel” dedikleri kadar güzel kızlar yoktu. Ben çok daha güzellerini Eskişehir’de de görüyorum.

Konum olarak o kadar güzel bir yerde ki her şeye elverişli. Denizi olan şehir benim için zaten her zaman +1 öndedir ama İzmir gerçekten başkaymış. Alsancağından, Çeşmesine, Karşıyakasından, Konağına gezilebilecek her yerini gezdim ve tekrar tekrar gezerim aynı yerleri.

En beğendiğim yerlerinden birisi İnciraltı. Sahil boyu yürüyün, denizi seyredin, balık tutun, çimlere uzanıp çiğdem(!) çitleyin. Gerçekten güzel bir yerdi.

Yiyecek konularına gelelim. Burada yazacaklarımın hepsini – çekirdek hariç – ilk defa denedim. En çok merak ettiğim nokta 80 ilde çekirdeğe çekirdek denirken, ilk olarak kim “Biz buna çiğdem diyelim” demiş ve bu önerisi neden kabul edilmiş? Çekirdek diyince bilmeyen bile vardır belki, herkes çiğdem diyor. Boyoz, boyoz dedikleri şey milföy hamurunun şekilli bir sunumu ama tadı güzeldi, evde olsam bir oturuşta 8-10 tane falan yerim. Midye, hayatım boyunca bir daha yemesem dönüpte canım midye çekti demeyeceğim bir yiyecek. Tadında bir sorun yok ama cezbedici bir şey de yok. Kokoreç, ben döner kültürünün içinden geldiğim için çok yabancılık çekmedim bu tada. Hayvan bağırsağı falan filan hikaye onlar, tadı güzel, döner niyetine gömdüm yarım ekmek kokoreci ve denk geldiğim – güvenilir – yerde tekrar yerim. Son olarak ilk olarak Manisa’da denk geldiğim Torpil adında tatlı bir yiyecek var. İçerisinde profiterolun içerisindeki beyaz madde – artık adı neyse – olan ve dışı hamurla kaplı, tatlı niyetine yenen bir çörek diyebilirim. Tadı güzeldi, Dörtyol’a geçince İrem’e kesin yaptırırım.

Karşıyaka’ya gidip görmek isteyen arkadaşlarıma söylüyorum. Çok uzağa gitmeyin, İskenderun sahilinin birebir fotokopisini çekmiş adamlar, hem de her şeyiyle. Ama oranın da tadı bir ayrıydı.

Velhasıl İzmir çok güzel bir şehir. Keşke Ege Üniversite’si tutsaydı demedim değil.

Hayatımın bir bölümünü kesinlikle İzmir’de geçirmeliyim.

Google tarafından otomatik oluşturulan hikayeye bu bağlantıdan bakabilirisiniz.

https://plus.google.com/103236174326184368094/stories/bffdb94f-f89d-3e1f-b972-68d1af76b98314cfb1bf7ae?authkey=CIKb8Ofy3PqFAg

Asabiyim Ben – Wild Tales

Psikoloji filmi sever misiniz bilmem ama film bence psikoloji filmiydi. Tek bir parça değil de 6 ayrı kısa filmden oluşuyordu diyebilirim. Kısa film dediğim de 3-4 dakikalık değil tabiki, 20-30 dakikalık kesitler.

Aslında filme girme nedenimiz, sinemada 3 TL’ye izlenebiliyor olmasıydı. Yoksa psikoloji, dram sevdiğimizden falan değil. Ayrıca sanırım dili İspanyolcaydı ve ilk defa İngilizce dışında bir dil kullanılan yabancı film izlemiş oldum. Çok da ilgimi çektiği söylenemez.

Psikopat bir adam vardı, kendisine yamuk yapan herkesi bir uçağa toplayıp uçağı düşürdü ve film böyle başladı zaten. Sonrasında biraz Türk dizisi, biraz da pembe – brezilya – dizileri tadında ilerleyen entrikalar falan oldu. Son kesitte ise bir düğün anlatılıyordu. Çok psikopatça şeyler oldu ve gelinle damat birbirleriyle kanlı bıçaklı oldukları halde evlendiler. Çok saçma gitti aslında olaylar.

Dedim ya sinemada 3 TL’ydi diye, sadece onun için girdim diyebilirim, yoksa daha pahalı bir fiyatı olsa kesinlikle sinemada izlenecek bir film değildi bence. Eğer meraklıysanız böyle şeylere torrent’ten indirip evinizde rahat rahat izleyip merak öldürebilirsiniz ama benim en ufak bir şekilde dikkatimi çekmediği için sinemaya gelmeyi kesinlikle tercih etmezdim.

Hızlı ve Öfkeli 7 – Fast and Furious 7

Hala izlememiş olan varsa okumasın, gitsin bir mağaraya falan girip orda yaşasın. Seri 7 film oldu ve kesinlikle en iyisiydi. Artık biraz hızlıdan çok öfkeli yolunda ilerleyen bir seri olmaya da başladı. Ama olsun biz aksiyonu daha çok seviyoruz.

Filmin çekimi sırasında hayatını kaybeden Paul Walker‘ın yerine kardeşi oynamıştı ve o da abisi kadar güzel bir oyunculuk çıkartmış. Zaten diğerlerini söylemeye bile gerek yok ama en merak ettiğim nokta Jason Statham‘ın oyunculuğu, rolü ve nasıl dahil olacağıydı. Mükemmel bir bağlantı ile dahil oldu ve her filminde olduğu gibi gene olağanüstü bir oyunculuk sergileyerek bize seyir zevki yaşattı.

Filmdeki sahneleri her izleyenin dediği gibi abartı sahneler çok fazlaydı ama bunlarda tadı, tuzuydu resmen. Hatta filmden çıkınca arkadaşlarımızla, uçaktan paraşütle atlayan arabaları tartışmak yerine demir levyeyle surata vurulmasına rağmen hiçbir şey olmamasını tartışıyorduk.

Başta da dediğim gibi serinin en iyi filmiydi. Yarış açısından bakılacak olursa 1 dakika yarış varsa 15 dakika savaş, vurma, kırma vardı. Biraz öfkeli yönünün ağır bastığı bir film olmuş.

Filmin sonunda 8. filmin sinyali verildi. 1-2 yıl içerisinde yeni filmi izleyebileceğiz. Son olarak filmin sonundaki sahne eminim ki herkesi duygulandırmıştır. Paul Walker anısına çekilen bir sahne vardı ve duygulandırdı beni.

Kocan Kadar Konuş

Kitapsever biriyseniz bu kitabın adını duymamınız imkansız. Benim pek kitapsever biri olduğum söylenemez ama ben de kardeşimden okuduğu için dolaylı yoldan da olsa kitabın adını duymuştum. Kardeşim okuduktan sonra çok beğendiğini ve güldüğünü söylemişti ama ben pek takmamıştım. Hakikaten de öyleymiş.

Kitabı okumadan filme giden insanlardanım. Başrolün odasının kapısında yazılı olan söz benim için yazılmış diyebilirim. Hiçbir zaman bir filmin kitabından daha iyi olduğunu söylemedim ama bana görsellik daha çok hitap ettiği için filmleri tercih ediyorum diyebilirim. Filmde kitap okumayanları iğneleyen 1-2 duvar kağıdı falan da vardı, dikkatimden kaçmadı. Ayrıca ikinci kitabın (Kocan Kadar Konuş 2 – Diriliş) afişide gözden kaçmıyordu.

Ezgi Mola, benim gözümde hep Efsun karakteriyle tamamen bütünleşik bir insandı zaten. Bu rolü ondan başkası kesinlikle bu kadar güzel ve doğal oynayamazdı. Murat Yıldırım da güzel bir oyunculuk sergilemiş ama gene bir nokta dikkatimi çekti. Lise yıllarına dönmelerine rağmen Murat‘ın sakallar değişmiyordu sadece üniforma giyip liseli oluyordu. Bunu gözden kaçırılmış bir nokta olarak gördüm.

Türk kızının, neler yaptığını, bir mesajının kaç kişi tarafından organize edilerek atıldığını, bir buluşmaya hazırlanırken kaç kişinin elinden geçtiğini, atacağı tripleri, yaptığı hareketlerden sonra bizim atmamız gereken tripleri falan öğrenmiş oldum ben de. O yüzden bu filmin aklımın ucunda hep bir yeri olacak. Yaz tatilinde kitabını da okuyacağım.

İkinci kitabını da D&R üzerinden, eve sipariş ettim. İçine de küçük bir hediye notu ekleyerek kardeşime küçük bir süpriz yapmak istedim. Yarın akşam Özdilek AVM‘ye gelecek olan film oyuncularını da görmeye gideceğim. Ama şuan kitabı sipariş ettiğime pişmanım. Keşke kitabı imzalatıp gönderseydim..

Zonguldak Keyfi

Yarıyıldan geldiğimden beri sadece bir kere Ankara‘ya gidip gelmiştim onun dışında tıkıldık kaldık buraya. Arada ufak tefek kaçamaklar yapmak gerekiyor tabiki, o yüzden bende hem fırsattan istifade hem de Merve ablamın nişanını için atladım otobüse, istikamet Zonguldak.

Daha önce gitmediyseniz, Zonguldak, yolları sadece eğimden ibaret, havasında – kömürden dolayı – oksijenden çok karbonmonoksit bulunan ama deniziyle, manzarasıyla bir de sevdiğin insanlarla çok güzel bir şehir. Küçük ama güzel. Neyse daha önce 2-3 defa daha gitmiştim az çok yolları falan biliyordum.

Asıl amacımız nişan olduğu için nişana yönelik gezintiler yaptık, pasta alma, kıyafet falan…

Nişanımız da güzel oldu, verdik kızımızı. Skype üzerinden canlı yayınla nişan yaptık resmen. Ben annemleri aradım onlar Dörtyol’dan ağladılar, yengem evden ağladı, Skype üzerinden karşılıklı ağlaştılar ama verdik yani kızı. 1.5 yıla kadar düğün var inşallah.

Yediğim pasta, böreğin, tatlının lafını bile yapmak istemiyorum. Hepsi mükemmeldi 🙂 Ama azıcık hasta olarak döndüm sanırım, şuan yataktan yazıyorum bu yazıyı. Hayrına bi çorba yapsanız ya bana, ne güzel olur..

Hastalık falan bahane, 20 gün sonra da İzmir’e gidiyorum, orayla ilgili bol resimli, bol anılı şeyler yazacağım.